Dreamer | Coaching & Consulting | Innovation & Creativity | Dreamcatcher | Entrepreneur
2 Haziran 2018
Unutma: Sen Değerlisin!
Bangladeş'te köylülerin, tarlalarına girmiş olan fil sürüsünü uzaklaştırmak isterken, yavru bir filin istemeden de olsa ölümüne neden olmaları üzerine, o sürünün köyü basıp, altını üstüne getirip, gözyaşları içinde küçük yavruyu aramalarını izlemiştim bir belgeselde. Birbirlerine olan düşkünlükleri ve duygusallıklarıyla bilinen bu hayvanların yaşam alanlarının git gide daralmasının yarattığı strese artık dayanamadıklarını öne sürüyor bilim insanları.
Peki ya bizler? Duygusal, duyarlı insanlar? Bizlerin de yaşam alanlarımız gitgide daralmıyor mu? Gerçekten de hissetmiyor musunuz bunu?
Tamam hayvan dostlarımız dünyadaki en vahşi hayvanla toprağı paylaşmak zorunda: İnsanla. Bizler de öyle. Cahil ve vahşi insanlarla aynı toprağı paylaşıyoruz.
Homosapiensin bilinen geçmişi 100000-150000 yıl, fakat yaklaşık 65 milyon yıl önce dinozorların yok olmasına neden olan gök taşı felaketi sonrasında yeryüzünde biyolojik hayat bitti sanılırken bir varoluş savaşı oldu ve Purgatorius denilen en ilkel memeli türünün hayata merhaba demesiyle insanlığın da macerası başlamış oldu. Ben bunu ichtyostega sanıyordum mesela o yüzden üniversitedeyken ICQ nickim (evet bir zamanlar ICQ ve MSN vardı) hep ichtyostega oldu, hatta şirketime bu isimde domain bile aldım. (evet o zamanlar çok zekice gelmişti ama şu an o kadar da gelmiyor:)
Hep birbirimizden daha iyi olduğumuzu düşünüyoruz, böyle başlıyor tüm çatışmalar, tüm iletişim kopukları. Ben senden daha iyiyim o yüzden benim dediğim gibi yapmalısın. Kime göre, neye göre daha iyiyim? Daha iyisin? Herkesi kendimize dönüştürmeye çalışıyoruz. Böylece evrende gezinen o toz zerreciğinde yalnız olmayacağız sanıyoruz. Farklılıktan ve değişik insanlardan ölesiye korkuyoruz. Çünkü farklı olan bilinmeyen bize zarar verebilir. Aslında ödümüz kopuyor, korkuyoruz ve bunu kendimize bile itiraf edemiyoruz.

Neden?

Neden mi?
Bilmiyorum ama sorguluyorum.
Neden dişlerimiz keskin değil?
Neden pençelerimiz yok?
Kaplanların, kartalların, hatta kedilerin pençe dediklerine biz törpüleyip manikür yaptırıp oje sürüyoruz. Neden? Neden bu kadar ayrıksılık? Neden bu saçmalık? Doğada tüm hayvanların erkekleri daha çekici ve göz alıcıyken sadece insanlarda bunun tam tersi olması?
Ben size söyleyeyim korkuyoruz. O kadar korkuyoruz ki kendimize duvarlar örüyoruz, yetmiyor zırh giyiyoruz, o da yetmiyor maskeler takıyoruz…Ve evet, o da yetmeyince kendimizi evlerimize kapatıyoruz. Çünkü dış dünyadaki bizim dışımızdaki her şey, herkesi tehdit olarak algılayıp, bize zarar vereceklermiş gibi korkuyoruz. Bağlanmaktan, bağ kurmaktan, samimi iletişimden, acılarımızı ve zayıflıklarımızı göstermekten…KORKUYORUZ.

Ben de korkuyordum, hatta hayatta kalma stratejim hemen en yakın çıkışa göre kendimi konumlamaktı. Ortalarda değil genelde kapıya en yakın oturanlardandım. Tanıştığım tüm insanlar gerçek beni tanırlarsa koşarak uzaklaşır sanıyordum. Benim tuhaf olduğumu düşüneceklerinden ve bunu bertaraf etmek için sürekli “iyi” bir insan olmam gerektiğini, öfkelenmemem, kızmamam, kıskanmamam gerektiğini sanıyordum. Kimseye güvenilmez sanıyordum. Ee öyle öğretmediler mi bize: Babana bile güvenme…
Kendi babama güvenemeyeceksem kime güvenebilirdim ki bu hayatta?
Ama sonradan fark ettim.
Ve anladım.
Güveniliyormuş, bir kez samimiyeti seçince, içimizdeki o cesur çocuğu, dizleri kanamasına rağmen yürümeye, oyun oynamaya, keşfe devam eden çocuğu küstürmediğimiz sürece, güvenmek mümkünmüş.
Bu hayat sürprizlerle dolu farkındayım. Mesela her gün acayip mesajlar ve mailler alıyorum. Bazen de günlerce almıyorum. Hepsine dönmeye çalışıyorum ama dönemediklerim oluyor, kusura bakmayın lütfen. “Ne istediğimi bilmiyorum” diyen tek cümlelik maile ben ne cevap verebilirim hala çözemedim...Sen bilmiyorsan ben nasıl bilebilirim? Bilemem. Bunu derinleştirip analizini yapmamız gerek sen de biliyorsun ama olsun, sen yaz lütfen. Kim bilir belki bir gün daha derin, daha açıkça yazdığında üzerinde konuşabiliriz. Çok isterim bunu:)

Ben artık hayatımda psikopatik özellik taşıyan, kendi bencilliği için diğer inanları harcamayı normal gören, empati yapmayan, zorba insanları istemiyorum.
Cynic (sinik) diye insan tipi vardır mutlaka sizin hayatınızda da bir yada birden fazlasıyla yollarınız kesişmiştir. Tabii burada Türkçe “sinmek” fiilinden gelen sessiz, pısmış, yılmış “sinik“ten değil, “kuşkucu, şüpheci” anlamına gelen Cynic, yani Oscar Wilde ın muhteşem yorumuyla: “herşeyin fiyatını bilen, ama hiçbirşeyin değerini bilmeyen insan.”
Dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü siniği ise bir hemşerimizdi: Sinoplu Diyojen. Hani şu, ne istediğini soran Büyük İskender‘i “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek güneşle kendi arasından kovan Diyojen. Hatta bir fıçının içinde, tek bir çanakla yaşamış. Rivayet o ya, bir gün bir çocuğun çeşmeden eliyle su içtiğini görünce, “bu çocuk bana fazla eşyam olduğunu öğretti” diyerek, çanağından da vazgeçmiş…
Her şeye alay ederek bakan, överken bile iğneleyen, en ciddi konuları hafife alan kişiler eminim sizin de etrafınızda vardır. Günümüz sinikleri sosyal değişimi etkilemekten ziyade yaşadıkları hayal kırıklıklarına bağlı olarak duyumsamazlık ve çekilme gösterirler. Hem eski siniklerde hem de modern siniklerde ortak olan nokta ise umutsuzluktur.
Önceleri gerçek mutluluğu güç, sağlık, madde, lüks gibi dış unsurlarda değil de insanın kendi içinde olduğu, bu nedenle aslında kolayca erişilebileceği ve de asla kaybedilmeyeceğine inanan sinikleri, günümüzde umursamazlık, bencillik ve başkasının acısını hafife alma şeklinde tasvir edebiliriz. Aslında umursamaz demek çok kolaya kaçmak belki de fazla umursadıklarından dolayı böyle davranıyorlardır.
Kim bilir, neyse ben fazla empati yapmayayım:)
Septiklerden ayrılırlar. Septikleri, yani kuşkucu olmak bu devirde hayatta kalma şansımızı arttırıyor gibi görünse de uzun vadede yine sosyal çekilmeye yol açabilir. Yani düşünün "insanlar her ne kadar iyi davranıyor görünseler de daima davraniışlarının altında kötü ve bencil nedenler yatar" diye düşünmenin sonu ne olabilir?

Özellikle ülkemizi ve geleceğimizi düşündüğümüzde çoğumuz kafayı yememek için kendimizi geçiştirmeye ve uyuşturmaya, çantalarla, tatillerle avutmaya ve netflix karşısında yok saymaya doğru davranış geliştiriyoruz.
Haksız mıyız? Tabii ki değiliz. Tünelin sonunda ışık göremeyince kendi kapattığımız mağaraların duvarlarına oyalanmak için bir şeyler yazıp çiziyoruz işte, onları da gerçek sanıyoruz. Belki de doğru olan budur da ben yanılıyorumdur.
Olamaz mı? Olabilir.
Ben ise varlığımızı daha anlamlı kılacak sorgulamalar ve değişimler peşindeyim. İflah olmam hayır, insanların ne kadar basit düşün, boşver, aman sen mi kurtaracaksın ilişkiyi kopart dediği yerlerde ben biraz inat ediyorum sanırım. Bu kadar inat da karşımdakinden çok beni yıpratıyor. Bunu fark ettim son zamanlarda, sürekli vermek ve bir şey alamadığını hissetmek çok yalnızlaştırıcı bir his. İnsanı çekinmeye ve çekilmeye zorluyor. Bağ kopartmaya, belki de o bağ zaten yok ama işte, gel de bunu kendine anlat.
Oysa ki ben yardımcı oldukça kendimi iyi hissedenlerdenim, verdikçe artanlardan. Taa ki veremeyene kadar ya da karşımdaki kişi bu değeri hor görene kadar. İş hayatında yöneticilerin çok başvurduğu bir yöntemdir bu, devalueing, yani karşındakinin değerini azaltarak ona kendini yetersiz hissettirmek. Eline bir şey geçmez hatta performansı da oldukça düşürür ama zaten çoğu mantıksız şey gibi bu da bir self masturbationdan başka bir şey değil. Gereksiz ego savaşı, zero sum game.

Oldukça enteresan psikolojik dönüşümlerin yaşandığı bir çağdayız. Adapte olanlarımız hayatta kalacak, olamayanlar ise yırtıcı hayvanlar tarafından yenilerek değil, kendi psikolojik ve spiritüel hezeyanlarıyla savaşacaklar. Şimdiki hayatta kalma savaşımız bu. Ölüm kalımdan ziyade sosyal çekilme yaşayıp yaşamama, izole olup olmama, anlamlı bağ kurup kurmama, depresyona girip girmeme, hissizleşip hissizleşmeme savaşı bir nebze.
...
Nikola Tesla'nın hayatında hiç biriyle birlikte olmadan öldüğünü duyduğumda şaşırmıştım, şimdi o kadar da çok şaşırmıyorum.
Bizim enerjimizi çeken neler var bunları yok saymadan onlara odaklanmalıyız. Bu iş mi, arkadaşlık mı, ilişkiniz mi, nerede yaşadığınız mı, parayla olan ilişkiniz mi, başarı ve takdir görmeyle ilgili beklentileriniz mi, hayat tarzınız mı, neyse eğer bunları bırakacak kadar güçlü olabilmek için bize o anda zor görünen kararlar almak zorundayız. Çünkü bize hayatın neşesini ve anlamını getiren şeylere ancak böyle yer açılır. İlk adım bunların farkına varmak ve değişmek istemek. Önce bir adım, sonra diğer adım ve bir bakmışsınız hooop yolu yarılamışsınız bile:)
13

Yorumlar (1)


arrow_upward