Özellikle Bugünlerde Tekrar Hatırladığımız Kitapları Okumak Ya Bir Suç Olsaydı? Fahrenheit 451

Mustafa Demirkan

Mustafa Demirkan

@Ceotudent |Sociology, Philosophia & Literature

24 Mart 2020

”Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğumu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on iki yıldır yakmakta olduğum kitaplar”
Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden Ray Bradbury’nin başyapıtı diyebileceğimiz Fahrenheit 451, eşi benzeri olmayan bir distopya örneğini okurlara sunmaktadır. François Truffaut tarafından aynı adla 1966 yılında sinemaya uyarlanarak ününe ün katan eser, teknolojisi gelişmiş bir toplumun gerilemeye yüz tutmuş sanatına ve insanlığına ayna tutmaktadır. Yazarın ait olduğu Amerikan toplumunda (1950’ler), içinde bulunduğu yabancılaşmanın sonucu ile kendisine ”böyle giderse ne olur?’’ sorusunu sorarak kaleme aldığı Fahrenheit 451; 9 kısa öyküden oluşmuş ve kiralık bir daktilo ile bodrumda bulunan bir kütüphanede yazılmıştır. Eser, ilk olarak parça parça Galaxy Magazine’de yayınlanmıştır.
Bradbury romanında öyle bir çağdan söz eder ki, orada bütün evler yanmaz plastik kılıfla kaplandığından yangın tehlikesi tamamen bertaraf edilmiş, itfaiye örgütüne de yapacak tek bir iş kalmıştır: “Kitap yakmak…”
Zaten 20. yüzyılda kitaplar kısalmış, özetlenmiş ve tablet haline getirilmiştir. Radyo ve televizyonun yaygınlaşmasından sonra dünya klasikleri 15 dakikalık radyo programlarına dönüşmüştür. Hamlet, bir sayfalık bir özettir artık… Okullarda felsefe, tarih okutulmaz. Çünkü acelesi vardır “insanlığın”, bu tür zırvayla kaybedecek vakti yoktur. Bütün enerjisini işine vermek zorundadır. Hatta belki de sabah giyinirken durup bir anlığına bu keşmekeş sistemin lanetliğine küfretmesin diye düğmenin yerine fermuar icat edilmiştir, kim bilir.. Kitaplarda da yazı değerini kaybetmiştir. Daha çok resim basılır, sadece mizah ve seks satılır.
İnsanoğlu anımsamak, anımsatmak ve kanıksamak yerine büyük spor gösterilerini izlemeyi tercih eder. Eleştirmenlere göre kitaplar kirli bir bulaşık suyudur. “Entel” sözcüğü bir karalamaya dönüştürülür. Çünkü anlayamadığı şeyden korkar insanoğlu ve kitaba düşman olur. Aradığı huzuru, bütün kitapları yakmakta bulur.
İşte romanın kahramanı Montag, kitap yakmakla görevli o itfaiyenin eridir. Gelen ihbarlara göre evleri basar, gaz döküp alev püskürten araçlarıyla kitaplıkla birlikte evleri de yakarlar. Fahrenheit 451, kitap kâğıdının ateş gerektirmeden tutuşturan ısının derecesi, bir anlamda “kızgın” düzenin simgesidir.
Bir gece itfaiye merkezinden çıkıp eve doğru yürürken Clarisse adında genç bir kızla karşılaşır ve yol boyunca ona eşlik eder. Clarisse McClellan, dünyanın güzelliklerini temsil eder. O, doğanın tadını çıkaran ve bunun için tuhaf görünen 17 yaşındaki bir kızdır. Montag’ın etrafındaki dünyayı gözler önüne seren, hayatın basit zevklerinden aldığı mutluluğu gören Clarisse, onun yaşamına bakan bakir gözlerini açıp varlığını sorgulamasına neden olur.
Ne olursa, bir kadının kütüphanesini bastıklarında olur. Montag, kütüphaneyi yakmak üzere yere devirirken bir kitap, beyaz bir güvercin uysallığıyla kanat çırparak ellerine iner, titreyen belli belirsiz ışıkta beyaz tüy gibi bir sayfa açılır kalır. Montag o telaş içinde tek bir satır okuyabilir:
“Öğle sonu güneşinde zaman uykuya dalmıştı…”
O satır kızgın bir çelikle dağlanmış gibi yanar beyninde… Kitabı korkuyla alıp göğsüne saklar Montag… Evi basılan kadının “lanetli bir Babil kulesi gibi kapandığı evinde” kitaplarıyla birlikte tutuşmasını dehşetle izler.
Hikâye ilerledikçe, Montag kitaplarla ve sundukları şeyler hakkında gittikçe meraklanmaya başlar. Clarisse bu konuda özellikle merak uyandırır. Clarisse, sansür ile yöneten bir yönetimin ve itfaiyecilerin dünyayı nasıl rahatsız ettiğini gözler önüne sermeye çalışır. Bu, “düzenli” olarak kocasıyla etkileşim halinde olan ve TV izlemeyi seçen karısının davranışı ile tamamen aykırıdır. Sonunda, merakı onu en iyi hale getirir ve kurtardığı ve sakladığı eski kitapları okumaya başlar. Anlamlarını çözemez, bu yüzden bir zamanlar tanıdığı bir adam olan emekli İngiliz Profesör Faber’e ulaşır. Faber, Montag’ın kitaplardaki daha derin anlamını görmesine yardımcı olabilir ve Montag, başkalarının neden ilk başta kitapları yok etmeye başladığını yavaş yavaş anlar.
Bütün gece, aklında dahil olduğu yangınları söndürmeye çalışır. Sakladığı kitaplar, ona yitirdiği bir insanlık mirasını hatırlatır. Ta ki, karısı evdeki “yasak yayın”ı itfaiyeye ihbar edene kadar. Montag’ın karısı Mildred ve iki arkadaşı Bayan Phelps ve Bayan Bowles ile birlikte her zaman olduğu gibi ”salon duvarı”nı (hikâyede her evde salon duvarı boyutunda bir ekran bulunur. Bu ekrandan devlet -kendi- reklamlarını, mini dizilerini, filmlerini sansürlenmiş halde izleyiciye sunar.) izlemektedirler. Mildred daha önce intihar etmeye çalışmış, ”reality show” ve medya ile saplantılı derecede ilgilidir. Mildred’in iki arkadaşı ise toplumun özünü simgeler. Her ikisi de zayıf ve karanlık bir görünüme sahiptir, az ya da çok kişiliksizdir. Okuyucu onların sayesinde, toplumun ne kadar korkunç olduğunu görebilir. Montag içeri girdiğinde onlara gerçeği anlatmaya çalışır ve eline bir kitap alıp içinden bir şiir okur. Kendi gerçeğini bulmuş olan Montag o an kendini gerçekleştirmenin hazzını yaşarken Mildred tarafından ihanete uğrar.
”Coşup taşardı eskiden İnancın Denizi,
Dünya kumsallarının çevresine sarılmış, parlak
Bir kuşağın kıvrımları gibi dururdu.
Ama şimdi onun yalnız
Uzun, hüzünlü kükreyişini duyuyorum
Gece rüzgarının soluğuna karşı,
Çekilirken engin kıyılardan, dünyanın iç karartıcı, çıplak

Çakıl taşları üzerinden.”
Ertesi gün kitapları yakmak üzere habersizce Yüzbaşı Beatty tarafından kendi evine getirilir ve kitaplarını yakması beklenir. Montag bunu reddeder, ilk direnişini gerçekleştirip kaçar ve
şehirden uzaklaşıp ormana girdiğinde bir insan topluluğu ile karşılaşır, direniş örgütüne katılır. Kitapların yakılmasına karşı olan bilgelerin kurduğu bu örgüt, mirasın yok edilmesine direnmek için eşsiz bir yol bulmuştur. Her bir örgüt üyesi, insanlık tarihinin önemli bir eserini ezberler. Örgüt, her kitabın kimin hafızasında bulunduğunu bilir ve bu baskı dönemi bitinceye kadar unutulmaması için bu “kitap-adam”ları korur. Her bir kişi aynı zamanda bir kitaptır artık. Her kitap bir bedende saklanmaktadır. Isının en yükseldiği, baskının en yoğunlaştığı dönemde bile insanoğlunun direniş gücü, kitaplardaki mirası korumaya yetmektedir.
Yirmi dördüncü yüzyılda totaliter rejim altındaki bir ülkede özgür irade yok olmuştur.  Devletin her alanda, halkın yalnız eylemlerine değil, düşüncelerine bile hâkim olmayı amaçladığı bu distopik romanda, kitaplar yakılmakta, bireyler tekdüzeleştirilerek sıradanlaştırılmakta, bilgi yok edilmektedir.  Duvarları dev ekranlarla kaplı evlerde yaşayan insanların beyinleri, yirmi dört saat, devlet eliyle yayımlanan reklamlarla, dizilerle, tabiri caiz ise çöp-kültürle yıkanmaktadır.  Kitap okumayanlarla, öğrenmeyenlerle, bilgisizlerle dolan bir dünyada zaten kitapları yakmaya bile gerek kalmayacaktır.  Ama her şeye rağmen, bu düzene başkaldıran bir avuç insan kitapları baştan sona ezberleyerek kültürü geleceğe taşıyacaktır.
Öncelikle kitabın yazıldığı döneme baktığımızda dikkatimizi 1953 Amerika’sına vermeliyiz. İkinci dünya savaşı sonrası daha sosyal bir liberal politika ile eşit haklarla bir bireyselliği savunan Amerika ”hayallerin ülkesi”, ”rüya gibi bir ülke” konumlarına gelmeye başlamıştır. Kitle kültürünün belki dünya üzerindeki diğer ülkelere göre tacını takmış olan Amerika’da kitle iletişim araçlarına ilgi oldukça fazladır. Bu dönemde radyo yerini yavaş yavaş televizyona devretmeye başlamış, toplum artık yine aynı dönemlerde Almanya’da yaygınlaşmış ‘dumme Schachtel’ yani ‘aptal kutusu’ sıfatı verilmiş televizyonun bağımlısı haline gelmeye başlamıştır. Horkheimer’ın da dediği gibi insan doğanın imparatoru konumundan teknolojini esiri konumuna ulaşmış ve bu araçsallaşmış akıl, tek boyutlu insan tipolojisi Ray Bradbury’nin de dikkatini çekip, endişelenmesine yol açmıştır ki böyle bir distopik öykü doğmuştur.
Distopyalar bir karşı-ütopya olarak tanımlansa da aslında ayrımın dışında bir “alternatif”, “farklılık ”tır çoğu zaman. Ütopyalar alternatif bir toplum sunarlar ve bize gelecek için bir toplum tipi vaat ederler. Buradaki amaç mevcut düzeni geliştirip gelecekte ideal bir devlet ortaya koymaktır. Distopyalar da gelecek temelli bir toplum anlatır fakat buradaki amaç gelecek değil bugün yani şimdinin ta kendisidir. Distopyalar bize bugünün sorunlarını ”böyle devam ederse” argümanları ile sunup bahşettiği sorunsallarla yüzleşmemizi öğütler.
Bradbury bu tek boyutlu insanı görüp bunun sorumlusunu gelişen teknolojinin medyayı sarıp sarmalamasına ve artık televizyon bağımlısı bir toplumun bizi karşıladığını ortaya koyar. Ayrıca dönemin liberal politikalarının da her ne kadar özgürlük algısı yüksek ve sosyal bir devlet profili çizsede, yönetimin artık sinsice sansür uyguladığını ve otorite ile halkı yönettiğini bu sansür başkanlarının meşru şiddet hakkının arkasına sığındıklarını gözler önüne sermeye çalışmıştır.
Toplumun gerçekten iyice uzaklaştığı ve tüm duyguların yapay olduğu televizyonların artık ”sentetik bir deneyim” sağladığı bu toplumun bir an önce düzelmesi gerektiğini öngörmüştür. Bu düzelimde kendine Fahrenheit 451 ile bir rol vermiş, bir farkındalık kazandırmayı arzulamıştır.
Romanı incelerken bilgi ve cahiliye arasındaki mücadele bu iki kavramı romanın önemli bir teması haline getirir. Bu fütüristik toplumdaki insanlar en başından beri ‘bilgi’ algısına sahiplerdir. Toplumdaki medyanın büyük rolünü izleyiciyi içeren interaktif TV dramalarını açıklayan açıklamalara göre insanlar iyi, bağlı ve bilgilendirilmiş görünürler. Medya, bilgiye sahip oldukları algısını verir. Bununla birlikte, bu doğru değildir; Toplum, cahil oldukları noktaya kadar kendilerini medyaya daldırırlar. Refleksif düşünmek kitaplardan ve eğitimden yararlanmak yerine, sentetik duygulara ve “rahat olan” medyaya başlarını yaslarlar. Medya ise onlara kısıtlanmış, özellikle denetlenmiş, taraflı bir içerik sunar. Kısıtlı olan bilgiyle etkileşimimiz sonucunda da ikinci önemli temamız ortaya çıkar ”sansür”.
Romanda kitaplar yasaklanır. Çünkü devlet tüm kitapları, dinleri sakıncalı görür. Fakat gözden kaçan nokta vardır ki insanların eylemleri, hisleri, duyguları da sansürlüdür.  Çünkü devlet bunları da sakıncalı görmektedir. Her birey aynıdır ve bu bireyler kültürsüz, inançsız ve cahillerdir. Geçmişi bilmedikleri için bugünü tartışamazlar, gelecek adına fikir yürütemezler. Bu devletin hoşuna gider. Çünkü dünya insanlığın varoluşundan beri toplumsal haraketlere maruz kalmıştır. Devletin oluşumu ile halk, azınlıklar, örgütler sürekli devletten hak arayışı içinde olmuş ve dünya pek çok devrime, darbeye, isyanlara şahit olmuştur. Bugün ise insanlar bu kısıtlamalar sayesinde herhangi bir devlet karşıtlığında bulunmazlar ve herkes sistem yanlısıdır. Böyle bir toplumda bir karşı haraket düşünülemez. Faber’in Montag’a dediği gibi ”Halk okumayı kendi isteği ile bıraktı… Artık çok az insan isyan etmeyi düşünüyor ve bunların bazıları da benim gibi, kolaylıkla korkuyor.” Bir örnekte Montag ile Yüzbaşı Beatty’nin bir diyoloğunda mevcuttur. Yüzbaşı Beatty bir tartışmalarında Montag’a “…eğer adamın politik bakımdan mutsuz olmasını istemiyorsan, ona iki yönlü bir soru verme, tek yönlüsünü sor. Daha da iyisi hiç sorma. Bırak savaş diye bir sözcük olduğunu unutsun. Eğer hükümet yeterli çalışmıyorsa, çok işi varsa, vergiler deli gibiyse bırak öyle kalsın, bunun için insanların endişelenmesi daha mı iyi? sakin ol, Montag. Onlara yarışmalar düzenle, en tutulan şarkıların adlarını sor, devletlerin başkentlerinin adlarını sor, geçen yıl Iowa’da ne kadar mısır yetiştirilmiş, onu sor, bilsinler kazansınlar. Onları patlamalarına neden olmayacak bilgilerle doldur. Öyle lanet olası olaylarla onları donat ki, kendilerini bilgileriyle gerçekten parlak kişiler sansınlar. Böylece düşündüklerini zannetsinler. Hiç kımıldamadan hareket ettiklerine inansınlar. O zaman mutlu olacaklardır, çünkü bu tür olaylar ve konular hiç mi hiç değişmezler. Onlara felsefe, sosyoloji gibi esnek konular verme, olayları bağdaştırmak için. O zaman melankolik olurlar. Bugün birçok adamın yapabildiği gibi, TV antenini ayırıp, yeniden birleştiren kişi, tüm evreni ölçüp biçen, eşitlik arayan kişiden çok daha mutludur.”
Bradbury aslında kitabı romanında bir sembol olarak kullanmaktadır. Kitaplar ve bilgiler sembolik olarak insanların inançlarını tehdit eder, devrime başlar veya bir toplumu değiştirir. Tarihsel olarak, kitaplar sık sık dikkatli bir gözle bakıldı, bazen yasaklandı ya da sansürlendi.
Aslında kitapların yakıldığı, insanların totaliter kişiler tarafından yönetildiği coğrafya; Orta Çağ’daki skolastik düşünce yapısı ile de büyük benzerlikler gösteriyor. Her 2 dönemde de kitaplar yakılıyor, kitapların yakılması insanların bilgisizliğine yol açıyor, bilgisiz insanlar da diktatörler tarafından kolayca yönetiliyorlar
Ray Bradbury, kitap yakanlarla kitap okumayanlar arasında tasvirsel bir bağ kurup, her iki grubun da diktatörler tarafından yönetileceğini ustalıkla aktarıyor.
Romanda bir diğer sembol ise ateştir. Ateş ve itfaiyeciler bir paradoks oluşturur. Yangınlarla mücadele etmek yerine, itfaiyeciler yangını oluşturanlardır. Ateş çoğunlukla yıkımı sembolize etmek için kullanılır, aynı zamanda tutku veya aydınlanmayı da simgelemektedir. Montag için, yangın eserinin tahrip edici niteliğini temsil eder: kınama ve sansür. Bununla birlikte, aynı zamanda kitapların hayatına getirdiği aydınlanmayı da ifade eder.

Analizin başında belirtildiği üzere, roman kitle toplumlarının kitle iletişim araçlarına tutsak bir şekilde bağlanması sonucu istençli olarak kitap okumayı bıraktığını, distopik bir dille bunun ne gibi bir sonuç oluşturacağını ve kitle toplumlarının sansür ve yasak yaptırımları ile yönetildiğini anlatmaktadır. İtfaiyeciler, dev ekranlı televizyonlar, tüm insani duyguların yok edilmesi, hatta metalaşması okuyucuya bireyin bir kafes içinde tutsaklığını dile getiriyor. Montag’ın ise kitapları yakan bir itfaiyeciden tüm kitapların değerini anlaması bireyin her ne kadar kısıtlanmış bir toplumda yaşasada içsel öz duygularından vazgeçemediğinin göstergesidir. Kitap-adam olarak nitelendirdiğim ormanda saklanan direnişçiler, bir toplumda ne kadar kısıtlandırılmış, ısının ne kadar yükselmiş olduğu dönemlerde bile bir yerlerde gizlenen ve kendini göstermek için çabalayan insanların varlığının hep olacağı simgelenmektedir.

Yorumlar (0) Yorum Yap

/