Dünden Bugüne Aşının Yolculuğu

16 Nisan 2020

Bütün dünya korona virüs salgını nedeniyle gerek zorunlu karantina gerek sosyal mesafelendirme kapsamında evlere çekilerek virüsün yayılmasına engel olmaya çalışıyor. Tabi tüm bunların yanında bir gözümüz kulağımız da o güzel haberi bekliyor, aşının bir an önce bulunmasını.

Bütün gün haberleri okuyup sadece bekliyoruz aşıyı ABD mi bulacak, Çin mi bulacak diye. Şimdi eğri oturup doğru konuşmamız gerek. Hiçbirimizin korona virüse karşı aşının bizim ülkemiz tarafından bulunabileceği konusunda maalesef umudu yok. İyi de yakın geçmişte aşı ihraç edebilen bir konumdayken ne oldu da aşı konusunda başka ülkelerin pazarı olduk?

Tarihteki ilk aşı uygulamaları MÖ 6. Yüz yılının sonlarına kadar dayandığı tahmin edilir. Uygur Türkleri ve Çin’in Sung Hanedanlığı döneminde yazılmış bazı tıp kitaplarında aşının ilk çiçek hastalığı için uygulandığı yazılmaktadır. Çiçek hastalığı geçiren hastalardan alınan yara kabukları ceviz kabuğunda kurutularak, toz haline getirilir, bu toz hasta olmayanlara burundan verilerek hastalığı hafif atlatmaları sağlanırmış. Bu ilkel aşılama tekniğine “VARİOLASYON” denilmektedir. Yıllar içinde Türkler Asya’dan Anadolu’ya göç ettiğinde de bu aşılama tekniğini de yanlarında getirerek Anadolu’da kullanmaya devam etmişlerdir.

1700’lü yılların başında Osmanlı’da çiçek hastalığı için variolasyon tekniğiyle aşı yapıldığı bilinmektedir. Hatta dönemin İngiliz Büyük Elçisinin eşi Lady Montagu ülkesine yazdığı bir mektupta burada çiçek hastalığına karşı aşı yapıldığını ve bu yöntemin hastalığı hafif atlatarak, bir kez daha yakalanılmadığını ifade etmektedir. Bu mektup aşılmayla ilgili en eski belge olarak kabul edilmektedir. İki çocuğunu da aşılatıp, ülkesine döndüğünde aşılama olayını İngilizlere tanıtmıştır.

Avrupa’da ise aşı ile ilgili buluşlar 19 yy. sonlarına doğru yaşanmıştır. 1885 yılında Louis Pasteur’un bulduğu kuduz aşısıyla insanlık ikinci kez aşı ile tanışmıştır. Sultan II. Abdülhamit döneminde Askeri Tıp Mektebinden bir Osmanlı heyeti (dâhiliye kliniği şefi Mirliva Alexander Zoeros başkanlığında, Dr Hüseyin Remzi ve Veteriner Hüseyin Hüsnü beyler) Pasteur’un yanına eğitime gönderilirler. Eğitimi tamamlayan heyet 6 ay sonra yanında aşının üretilebilmesi için kuduz mikrobunun enjekte edildiği kemik iliğiyle geri gelip, yaklaşık 3 yıl sonra da kuduz aşısının seri üretimine geçilir.
1893 yılında Askeri Tıp Mektebi’nin bahçesine Bakteriyolojihane kurulur ve difteri (1892), sığır vebası (1897), kızıl serumlarının (1903) yanında tifo (1911), kolera, dizanteri ve veba aşıları (1913) gibi aşılar hazırlanıp, uygulanır.
Tifüs aşısı 1914 yılında 1. Dünya Savaşı sırasında insan kanından ilk kez Dr. Tevfik Salim ve Dr. Reşat Rıza tarafından oluşturulup, Hamdi Suat Bey tarafından geliştirilmiştir. Aşı Kurtuluş Savaşı’nda kullanılmakla beraber önemli bir yere sahiptir. Ordu içinde hastalığın yayılmasını engelleyerek, savaşın kazanılmasında önemli bir etkisi olmuştur.

Savaş boyunca aşı üretimi Türk doktorlarımız tarafından üretilmeye devam edilmiştir. İstanbul’da gizli gizli aşı üretimi yapılmış olup, üretilen bu aşılar Eskişehir, Afyon ve Kırşehir gibi illerimize sevk edilmiştir. Öyle ki 1921-1922 yılları arasında İstanbul işgal altındayken bile Amerika ve Fransa gibi birçok ülkeye 200.000’i aşkın doz çiçek aşısı ihraç edilmiştir.
1928 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Hıfzıssıhha Enstitüsü kurulmuştur. Dr Refik Saydam önderliğinde açılan bu enstitü ülkenin aşı ve serum ile ilgili çalışmaların merkezi haline gelmiştir. Birçok hastalık için çalışmalar yapan enstitü, cumhuriyetimizin daha yeni doğduğu bu zamanlarda 22 çeşit hastalık için aşı oluşturup, seri üretime geçilmişti bile.
1938 yılında meydana gelen kolera salgını için Çin’e aşı konusunda yardım edilir. 1950 yılında enstitünün içinde yer alan İnflueanza (grip) laboratuarı Dünya Sağlık Örgütü tarafından uluslararası grip merkezi olarak kabul edilir ve grip aşısı için çalışmalara başlanır. O yıllarda tetanos, difteri gibi birçok hastalık için komşu ülkelere aşı ihracatı da yapılmaktadır.

Fakat ilerleyen zamanlarda enstitüye gereken yatırımın yapılması ve dünyada gelişen biyo teknolojiye ayak uydurulamaması, zor zamanlarında bile aşı üretip ihraç eden ülkemiz aşı ithal eden bir konuma itmiştir. Gerekli teknolojinin alt yapısının da olmaması, ülkemizde aşı üretimini yapılamaz hale getirmiştir.
1998 yılında aşı üretimi yapılan tüm yerlerin çalışmaları kalıcı olarak durdurulmuştur. 2 Kasım 2011 tarihinde cumhuriyetin ilk yıllarında kurulmuş ve büyük işler başarmış olan Hıfzıssıhha Enstitüsü maalesef kapatılır.
Günümüzde ise aşılar sadece ama sadece ithalat yoluyla temin edilip, ülkemizde dolum, paketleme, etiketleme ve ruhsatlandırması yapılmaktadır. Üç milyondan fazla çocuğa her yıl düzenli olarak uygulanan aşı programı kapsamında 500.000.000 TL’lik bütçe ayrılmaktadır ve bu kaynak olduğu gibi başka ülkelere gitmektedir. Bugün Küba Amerika tarafından uzun süredir uygulanan ambargoda bile kendi aşısını kendisi üretmektedir ve dünyanın en iyi araştırmalarını yürütmektedir.
Korona virüs salgını bize ülkelerin sağlık konusunda oldukça dikkatli adımlar atması ve politikalar izlemesi gerektiğini bir kez daha göstermiştir. Dünya üzerinde salgınlar ve felaketler her daim olacaktır. Önemli olan sağlık alt yapısını olabildiğince güçlü temellerle kurup, kriz anlarını sağlıklı bir şekilde yönetebilmektir.
Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi “Her çeşit sağlık savaşımını, mümkün olan derecede çabuk ve geniş bir şekilde izlemek, başlıca hedeflerden olmaya lâyıktır.”

Yorumlar (0) Yorum Yap

/