Mutlu Yaşamayı Elden Bırakmamak Adına Descartes’in 4 Altın Kuralı

Mustafa Demirkan

Mustafa Demirkan

@Ceotudent |Sociology, Philosophia & Literature

28 Mart 2020

“Düşünüyorum, öyleyse varım.” savı ile tanıdığımız kimilerince çağdaş felsefenin babası olarak görülen Réne Descartes (1596-1650) dönemin en modern ve iyi okullarından olan  La Fleche’deki Cizvit okulunda eğitim görmüştür. Matematiğin kesinliğinden ve güvenilirliğinden çok etkilenmiştir. Bir kaç yıl asker olarak Avrupa’yı dolaştıktan sonra Hollanda’ya yerleşmiştir.
Descartes kuşkularla dolu olmasına karşın yaşamda bir kesinlik olmasını da mutlak bir şekilde istemekteydi. Bu onu o zamana kadar öğrendiği her şeyi reddetmeye ve kendi ussal güçlerinde kesinlik için bir temel aramaya yöneltti. Doğruluğuna güvenebilecek bir bilgi sisteminin bu ussal ilkelerini bulmaya çalışırken Tanrı’yı, Kiliseyi, Aristo’yu ve bütün önceki felsefecileri, hatta antik edebiyatı bile bir kenara bırakmıştır.
Descartes bir asker olarak Almanya’da bulunurken bir sobanın başında geçirdiği bir gün Kartezyen kuşkuculuk sisteminin nasıl yavaş yavaş aklına geldiğini anlatmış, bu pasajlarında kendisinin gündelik hayatında elinden geldiğince mutlu yaşamayı elinden bırakmamak için dört kuraldan oluşan ahlak anlayışını “Yöntem Üzerine Konuşmalar” (1637) ile bizlerle paylaşmıştır.

1) Aynı    Yaygınlıkta    Benimsenen Birçok    Görüş    Arasından  En  Ilımlılarını Seçmek
Descartes’e göre mutlu yaşamanın ilk formülü yaşadığın bölgenin değerlerini, alışkanlıklarını ve yasalarını çok iyi bilmek ve bunları reddetmekten kaçınmak ile birlikte    yaşanılan    en    sağduyulu    kimselerin uygulamada    hep    birlikte    benimsediği    en    ılımlı    ve aşırılıktan    en    uzak    görüşleri    izleyerek    kendini yönetmektir. 
Yani Descartes aynı yaygınlıkta benimsenen bir çok görüş arasından en ılımlılarını seçmenin doğruluğundan söz etmekteydi. Çünkü    bunlar    uygulamaya    her zaman    en    uygun    olanlardı    ve    tüm    aşırılıklar    kötü sayıldığından    büyük    bir    olasılıkla    en    iyileriydi; öte    yandan    aşırı    noktalardan    birini    seçen her kimse, yanıldığında    doğru    yoldan    iyice    ayrılmamak için,    diğer bir   aşırı    noktaya    tutunması    gerekecekti.  Descartes özellikle    insanın    özgürlüğünü    kısıtlayan    tüm yükümlülükleri    aşırılıklar    arasına    koymaktaydı. 

2) Bir Kere Çok Güvenilir Olduğuna Karar Verdiğimiz Eylemlerimizin Sonrasında Kuşkuya Düşmeden Onları Dirençle İzleyebilmek

İkinci    kural,    eylemlerimizde    elimizden    geldiğince tutarlı    ve    kararlı    olmak    ve    en    kuşku    götürür görüşlerin    bile    bir    kere    çok    güvenli    olduklarına karar    verdiğimiz    zaman    onları    dirençle    izlemek olacaktı.
Descartes bu kuralını ormanda yolunu şaşırmış yolcuları örnekleyerek destekleyecekti: “Ormanda yolunu şaşırmış yolcular bir o yana bir bu yana fır dönerek dolaşmamalılar,  bir yerde durup kalmamalılar da, ama olabildiğince aynı yöne doğru hep dosdoğru    yürümeliler ve başlangıçta o yolu seçmeye belki yalnız raslantıyla karar vermiş   olsalar  da  sıradan nedenlerle yollarını değiştirmemeliler: çünkü bu yolla tam istedikleri yere    gidemeseler de hiç değilse sonunda büyükbir olasılıkla bir ormanın ortasında   olmaktan daha iyi  bir yere varacaklardır.”

3) Her Zaman Kendini Yenmeye, Dünyanın Düzenini Değiştirmeye Çalışmaktan Önce Arzularını Değiştirmeye Çalışmak: Kendine Yönelmek
Üçüncü    kural, her zaman yazgıdan çok kendini yenmeye, dünyanın düzenini değiştirmekten çok arzularını değiştirmeye çalışmak ve genellikle düşüncemizin   dışında herhangi bir  şeye tümüyle egemen olamayacağımıza göre, dışımızdaki    şeylerle ilgili olarak elimizden geleni  yaptıktan sonra  bizi başarmaktan alıkoyan her  şeyin bizim açımızdan mutlak olarak olanaksız olduğuna inanmaya alışmaktır.
Fakat Descartes’e göre bir yandan her şeye bu açıdan bakmaya alışmak için uzun    bir  çabaya ve hep kendi üstüne düşen bir düşünceye gereksinim    olduğunu    bilmemiz gerekmekteydi;
Eskiden yazgının egemenliğinden kendini kurtaran, acılara ve yoksulluğa karşın mutlulukta tanrılarıyla yarışan bu filozofların (Stoacılar) gizi özellikle buna   dayanıyordu. Çünkü  hep doğanın kendileri için çizdiği sınırları belirlemeye çalışarak   düşüncelerinden başka hiçbir şeye egemen    olamayacaklarına, bunun onları başka şeyler için herhangi bir heyecan duymaktan alıkoyacağına iyice inanıyorlardı;   düşüncelerini öylesine mutlak bir biçimde kullanıyorlardı ki, doğanın ve yazgının    çokça desteklediği ama bu felsefeye bağlı olmadıkları için her istediklerini kullanamayan insanlardan kendilerini daha zengin, daha güçlü, daha özgür, daha   mutlu saymakta bir bakıma haklıydılar.   
İlginizi Çekebilir:
Hayatımızda neyin kontrolü elimizdedir? Başarısızlıklarımız, kalp kırıklıklarımız, kayıplarımız, başımıza gelen iyi ya da kötü bütün olaylar, sanki baş kahramanı olduğumuz bir filmi izliyormuşçasına durmaksızın akıp…

4) Kendini Yönetirken Eş Zamanlı Olarak Başkalarının Görüşlerine Saygılı Olmak
Bu ahlak anlayışına sonuç olarak, bu yaşamda insanların en iyiyi seçmeye çalışmak için  yaptıkları çeşitli işleri gözden geçirmeyi, sağduyu ile yapılan hiç bir işi göz ardı etmemek gerektiği söylenebilir.

Descartes insanın başkalarının işlerinden söz etmek istemeden, kendi işinde de bulunduğum yerden, yani tüm yaşamını usunu   geliştirmeye ve kendini yükümlü kıldığı yöntemi izleyerek elinden geldiğince doğrunun bilgisinde ilerlemeye adamayı sürdürmekten daha iyisini yapamayacağını düşünmekteydi.

Yorumlar (0) Yorum Yap

/