Tuvalette Yatarken Londra’da Restoran Zinciri Kuran Türk Şef: Hüseyin Özer

NilayMeltem Yıldırım

NilayMeltem Yıldırım

Editor @ceotudent ||KEL '15 || Boun - ME

27 Temmuz 2017

Pek çok başarı hikayesine tanıklık ediyoruz, imkansızlar içinde çocukluğunu geçirmiş bir insanın nasıl azmedip başarılı biri olduğunu hayranlıkla okuyup takdir ediyoruz çoğu zaman. Bu yazımızda da benzer bir konuya, bir başarı hikayesine değineceğiz; fakat bu hikaye diğerlerinden biraz farklı. İlk duyduğunda insana “Bu kadarı da gerçek olamaz!” diye düşündürten, filmlere konu olabilecek bir hikayesi var Hüseyin Özer’in. Peki her şeyden önce kimdir bu Hüseyin Özer? Özer, Londra’daki Sofra restoranlarının sahibi ve dünyaca ünlü bir şef.

Tokat Reşadiye doğumlu olan Özer’in annesi ve babası o çok küçükken ayrılmışlar. Bu ayrılık bir çocuk için yeterince üzücü bir olay değilmişçesine 7 yaşındayken babası tarafından evlatlıktan da reddedilmiş.

“Türk gezgini Evliya Çelebi’nin ‘Seyahatname’sinde adı geçen, Doğu ile Batı arasında kara ulaşımının yapıldığı ‘Şark Yolu’ diye adlandırılan Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı şirin bir köyde doğdum.” diyerek başlamış kendisini anlatmaya Hüseyin Özer internet sayfasına yazdığı biyografisinde.

Babasını vurmak için kullanacağı silahı satın alacak parayı kazanması için annesi onu Ankara’ya çalışmaya göndermiş.

Hüseyin Özer’in hayatını değiştiren kilit olaylardan biri de bu olaymış .Annesinin bu öfke ve kin dolu isteğinin onun hayatını ne kadar değiştirdiğini söyler Özer.
“Ben küçüktüm ama Ankara büyük bir şehirdi…ve orada beni neyin beklediğini kestiremiyordum. Param ve kalacak yerim de yoktu. Otobüs bileti almak için 20 Lira borç almıştım. Bir süre Sıhhiye’deki bir umumi tuvalette yatıp kalktım. Tokat’ta istenmeyen, Ankara’da ise sokak çocuğu olmuştum…”
Bu esnada 11 yaşında olan ve çocuk diye hiç kimsenin işe almadığı Özer, Ulus’ta çakmaktaşı ve benzin satarak günde 75 kuruş kazanıyormuş.

Öz ağabeyinin kendisini zehirlemeye çalıştığına dair de şöyle bir hikayesi var:

Kötülükler bırakmamış bir türlü peşini Özer’in, tarlalara ortak olmasın diye ağabeyi tarafından zehirli incirle öldürülmek bile istenmiş. Ama işin ilginç kısmı ne biliyor musunuz? Katıldığı bir televizyon programında çocukluğunu anlatan Hüseyin Özer, tüm bunlardan söz ederken “Çocukluğum güzel günlerdi.” diyor, gülümseyerek. Pek çok derin anlam yatıyor bana kalırsa bu cümlenin altında, hem fazlasıyla hüzün var hem de “Bugün ben, ben olabildiysem o günlerin bunda payı çok büyük.” demek istiyor belki de ünlü şef.

Hiçbir zaman kolay olmamıştı hayatı; ama o her zaman savaşmaya devam etmişti. İçindeki okuma özlemine sarılmış ve kitaplar almaya başlamıştı.

“Her çocuk gibi benim de hayallerim vardı. Okumak istiyordum. Yazı yazmayı taşa ve duvara, kara değnekle yazarak öğrendim. Uzun bir süre keçi çobanlığı yaptım.” diyen Özer, okula gidememenin içinde her zaman ukde olarak kaldığından bahseder. İçindeki o coşkulu öğrenme tutkusuna rağmen ailesi onu okutmamıştı. Ama o okuma sevgisinden asla vazgeçmedi. Kitaplar alıp okumaya başladı.

İstanbul’a gitmeye karar veren Özer, burada komi olarak çalışıp İngilizce öğrenmeye başlamış. Askerliğini de tamamladıktan sonra Londra’ya gitmeye karar vermiş.

İstanbul’da tanıştığı bir emekli albaydan haftada 2 gün İngilizce dersi alarak İngilizce öğrenen Özer, uçak bileti alacak parası olmadığından otobüsle günler süren bir yolculuk sonrası Londra’ya varmış.
Hayatının bu şehirde tamamen değişeceğinden habersizdi belki de, sadece içinden gelenleri yapıyordu, kalbinin sesini dinliyordu.

Londra’da bir kebapçıda iş bulmuş. Burada çalışırken çok zor bir dönemden geçmiş.

“Talebeler arasına karışıp, aldığım bir otobüs biletiyle Londra’ya geldim ve bir kebapçıda iş buldum. Londra’da ilk işlerimden biri de İngilizce kursuna yazılmak oldu. Bu arada kebapçıdaki bodrum katta yatıyordum. Kebapçı haftada bir gün kapalıydı. Alafranga tuvalette nasıl yıkanılırsa öyle yıkandım.” diye anlatıyor Özer Londra’ya gelişini.

Ve tam 4 sene sonra Londra’daki ilk lokantasını açmış!

Bir kuruş parası olmadığı halde kendisini çok iyi yetiştirdiği için 4 sene sonra bir arkadaşının ona ortak olmasıyla Londra’da ilk lokantasını açmış. Bundan sonrası da özverili çalışması, müşterilerine olan misafirperverliği, diyetisyenlerle çalışıp yemeklerine fazlasıyla önem vermesi sayesinde onun için oldukça kolay olmuş ve kısa zamanda çok hızlı bir büyüme kat etmiş.

İngiliz Kraliyet Ailesi’ne Türk yemeği yediren adam…

Hüseyin Özer bugün, dünyanın en saygın Türk lokantasının sahibi ve dünyanın en başarılı 32 isminden biri. Bir başka tanımlamayla, ‘İngiliz Kraliyet Ailesi’ne Türk yemeği yediren adam’. Kim derdi ki o terk edilmiş, tuvaletlerde yatan küçük çocuk bir gün tüm dünyaya adını duyuracak?
Geçmişinden bahsederken hiçbir zaman yüzünden gülümsemesini eksik etmeyen ünlü şef, insanın kendi değerine sahip çıkması gerektiğini de bizlere bir cümleyle gösteriyor.

“Ben kendime acımıyorum, ben insanlara acıyorum. Bana sahip çıkmadılar, beni kaybettiler.”

Bunun yanı sıra kendisi, Discovery Channel’ın “Dünyanın En Zengin İnsanları” belgeselinde yer alan 3 Türk isimden birisi olmuştur.

Peki o arsaya ne oldu?

Uğruna öldürülmeye çalışıldığı arsanın akıbetini merak edenler de vardır aranızda diye düşünüyorum. Yine kendine yakışır bir şeyler yapmış Hüseyin Özer bu konuda da! Küçük yaşta aldığı arsayı ilerleyen yaşlarına kadar muhafaza eden Özer, sonradan burayı satmış ve çocuk okutmak üzere Özer Foundation vakfını kurmuş; ve hala çocuk okutuyor!
Daima iyiliğin ve mutluluğun peşinden giden, doğru bildiği yoldan asla ayrılmayan ve pes etmek nedir bilmeyen Hüseyin Özer bu etkileyici hayat hikayesiyle hepimizin kalbini fethetti. Umarız başarıları devam eder ve her zaman çok mutlu olur ☺

Yorumlar (0) Yorum Yap

/