Metropollerde Kaybolmayan Sanat: Bienal

20 Eylül 2015


Bundan yaklaşık 7-8 yıl öncesine kadar bienal kelimesini ilk kez duyduğumda kafamda çok uzak mekanları canlandırmıştım. Hatta canlandıramamıştım. Ne demekti bienal? Neden bienal deniyordu? Neler sergileniyordu ve sergilerin amacı neydi? Niçin toplumda sık sık “Bienal ne zamana kadar sürüyor?” diyen, bienali kaçırırsa oldukça üzüleceğini belirten sorular duyuyordum? Gelin bu soruların cevabını kelimenin kökünde arayalım.

Bienal “iki yılda bir, her bir diğer yıl” demekmiş. Bunu duyduğumda oldukça rahatladığımı söylemeliyim. İki yılda bir İstanbul’un ev sahipliğini üstlendiğini fark edenler varsa eğer, niçin bu etkinliğe bienal dendiğini oldukça anlamlı bulacaklardır. Bienallerin benimsemiş olduğu ve uğruna hizmet ettikleri amaçları ise uluslararası alanda yeteri kadar “kendini göstermemiş” çağdaş sanatı yaşatan sanatçıları keşfedip, hayata tutunmaları için gereken temeli oluşturabilmek ve bu temelde iki yıllık ürünleri birleştirip insanların beğenisine sunabilmek. Bu doğrultuda bienallerin kapısının hiç tereddüt etmeden çağdaş sanata “hoşgeldiniz” dediğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda bienallerin, günümüzde sanatın gelindiği son nokta olarak kavramsal sanatlarla (Conceptual Art) gerçekleştirildiğini bilmekte fayda var.

Şimdi gelelim birçok sergi varken niçin bienalin “international” sayıldığına… İlk bienal sayılan Venedik Bienali’nin 1895’te düzenlendikten sonra dünyanın birçok yerinde sanat kapsamlı etkinliklerin harekete geçmesini sağladığını görüyoruz. Johannesburg, Sidney, Kwangju, Montréal, İstanbul, Havana, Berlin, Sao-Poulo, Venedik, Taipei, Dakar çağdaş sanat bienallerinin düzenlendiği kentlerden bazıları.

Bunca kenti etkisi altında toplayan bienalin uluslararası ilişkilere hizmet eden bir de ortak amacı var tabii. Kuruldukları an itibariyle dünyada var olan uyum ve iletişime kapalılık sorununu, blok çatışmaları ve çift kutupluluk ayrımıyla ilgilenen bienaller; Doğu ile Batı’yı birleştirmek amacıyla uluslararası hizmette buluşmuşlardır. Bu amaç doğrultusunda evrenselliğe katkı sağlayacak büyük bir adımı da beraberinde tüm dünyaya kazandırıyorlar aslında. Bienallerden önce Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri haricindeki sanatçıların isimleri kolayca keşfedilemiyor iken, şimdi geldiğimiz noktada birçok sanatçı hakkında bilgi sahibi olmanın çok kolaylaştığını görüyoruz.

Sayısız güzelliği içinde barındıran İstanbul, bu sene 14. Uluslararası İstanbul Bienali’ne ucak açıyor. Küratör Carolyn Christov-Bakargiev tarafından “TUZLU SU: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori” başlığıyla bir dizi işbirliği içerisinde şekillenmeye devam eden 14. İstanbul Bienali, 5 Eylül – 1 Kasım 2015 tarihleri arasında şehre dalga dalga yayılmaya başladı. Ücretsiz olarak gezilebilecek 14. İstanbul Bienali, 30’un üzerinde noktada iki ay boyunca düşüncenin alabildiği sayısız farklı formun özel bir yelpazesiyle izleyicilere sunuluyor.

Neredeyse İstanbul’un tüm noktalarına yayılacak olan bienal sergilerinin yer alacağı mekânlar arasında Büyükada’daki Splendid Palas ve Troçki Evi’nin, Şişli’deki yeni Hrant Dink Vakfı binasının yanı sıra ARTER, İstanbul Modern, Masumiyet Müzesi, SALT Galata ve Depo gibi sanata ayrılmış alanlar yer alıyor.

Orhan Pamuk, yaptığı konuşmasında “Bu bienal kesinlikle biricik olacak, özel olacak. Taşıdığı gizemlerin gün ışığına çıkarılması adına sürprizli bir bienal ve İstanbul bizi beklemekte,”sözleriyle davetlilere İstanbul Bienali’ne gelin çağrısında bulunuyor.

İstanbul’da yaşamak ve İstanbul’u yaşamak arasında büyük bir kavram ayrımı olduğunu bu tür etkinlikleri takip etmeden fark edemiyoruz. Sanatın yaşaması için gereken tek unsurun izleyicileri olduğunu düşünürsek, gözlerimizi dört açıp her fırsatta peşinden koşmamız gerektiğini unutmayalım.

Detaylı bilgi için tıklayınız.

Facebook'ta Paylaş new-twitter-paylas

Yorumlar (0) Yorum Yap

/