Boş Vakit Geçirmenin Psikolojik Önemi

Kardelen Sepetçi

Kardelen Sepetçi

İAL13'/ YTÜ / #biryenipalmiye

18 Temmuz 2017

Her zaman, tamamlanması gereken gündelik görevler, yapılması gereken işler vardır. İnsafsız verimlilik kültürü ise bize bunları hemen halletmemizi ve boşa harcanan her zaman için suçluluk duymamızı söyler. Ama gerçek şu ki, görev bilinci içinde e-postalara cevap vermekle harcadığımız bir hayat, sıkıcı bir hayattır. Ve aslında “boşa harcanmış” zaman hayli tatmin edici ve gereklidir.
Bana inanmıyor musunuz? O halde “Inbox Zero”nun (E-posta kutusunu neredeyse her zaman boş tutabilmeyi amaçlayan, titiz bir e-posta yönetimi yaklaşımı) yaratıcısına kulak verin. Oliver Burkeman’ın The Guardian‘daki haberine göre, Merlin Mann, kendi e-postalarıyla nasıl başa çıktığına dair bir kitap yazmaya başlar. İki yıl sonra, Mann projeyi terk eder ve zamanın nasıl daha verimli harcanacağına odaklanmakla meşgulken, kızıyla geçireceği değerli vakitleri nasıl kaçırdığını anlatan bir blog yazısı yayınlar. 
Problem, verimliliğin peşine çılgınca düştüğümüz ve kendimize gerçek molalar vermeyi reddettiğimiz zaman başlıyor. Uyumayı, yürüyüşe çıkmayı, pencerenin önünde bir şeyler okumayı erteliyoruz. Ve hatta, kendimize vakit ayırabildiğimiz zamanlarda da, yapmamız gerekenlerle yüzleşiyoruz. Böylece boş vakitlerimiz, suçluluk duygusunun altında eziliyor. Bunun yerine, en az tatmin edici olan seçeneğe yöneliyoruz: Masamızda, bilgisayarın karşısına oturup, web sitelerini tarıyor ve ne mutluluğumuza ne de verimliliğimize bir katkı sağlayabiliyoruz.
Çalışma alanlarındaki davranışlar üzerine çalışan psikolog Michael Guttridge şöyle diyor:

“Her zaman ulaşılabilir olmalı ve sürekli çalışmalıyız gibi bir düşünce var.”

“Bu düzeni kırıp parka gidebilmek çok zor.” Ama dezavantajları ortada: Sonunda bilgisayar başındayken konsantrasyonu kaybediyoruz. Sosyal medyada dikkati dağıtacak bir şeyler arıyoruz. Kendimize aynı anda birden fazla işi yapabildiğimizi söylüyoruz ama aslında, en basit işlerde bile gerekenden çok daha fazla zaman harcıyoruz. Guttridge ayrıca, kendimize odaklanarak geçireceğimiz zamanın zihinsel ve fiziksel faydalarını da kaçırdığımızı söylüyor ve ekliyor:

“İnsanlar çalışma masalarında, bilgisayar başında yemek yiyor. Bu iğrenç bir şey. Aslında bir yürüyüşe çıkmalı, bir kafeye gidip oturmalı, oradan uzaklaşmalılar.”

Bu kadar sıkı çalışmamız gerekmiyor. “Dinlen: Daha Az Çalışınca Neden Daha Çok İş Halledebiliyorsun? isimli kitabın yazarı Alex Soojung-Kim Pan şundan bahsediyor; Charles Dickens, Gabriel García Márquez ve Charles Darwin gibi aydınların oldukça rahat programları vardı. Günde beş saat veya daha az çalışıyorlardı. Gerçek şu ki, iş, ona ayrılan zamanı doldurabilmek için uzuyor ve çoğumuz aslında ofiste çok daha az zaman geçirip aynı miktarda iş halledebiliriz. Bazen, zevk için yapılan aktiviteler bile sorumluluk hissinin altında eziliyor. Guttridge, ana fikri hızlıca anlamak için filmleri ileri sararak izleyen CEO’lar olduğunu söylüyor. Muhtemelen hızlıca anlıyorlar da, fakat kendini sinematik dünyaya kaptırmanın hiçbir zevkini tadamıyorlar.
Hatta en çok kötülenen televizyon izleme aktivitesi bile, kendini rahat bırakıp zevk alırsan, güzel bir deneyime dönüşebilir. Bir araştırma, kendisine “couch potato” (Televizyon karşısında çok vakit geçirip tembellik eden kişiler için kullanılan bir deyim) diye kızan insanlar için, televizyon izlemenin daha az zevkli bir aktivite olduğunu söylüyor. Günün sonunda, hepimiz bir dergiye göz gezdirerek, mahallede dolaşarak ya da basitçe hiçbir şey yapmayarak zaman harcamaya arzu duyuyoruz. Bu anlara tutunmalı ve onları oldukları gibi görmeliyiz: İyi harcanmış zamanlar olarak.

Yorumlar (0) Yorum Yap

/